Cemal Köyük
DOĞA İNTİKAM MI ALIYOR?
Doğa da artık isyan mı ediyor? Dünyanın farklı bölgelerinde peş peşe yaşanan depremler, seller, heyelanlar ve diğer doğal afetler, insanlığa önemli mesajlar veriyor. Sanki doğa, kendisine yapılanları hatırlatıyor; bozulan dengelerin, tahrip edilen ormanların ve betonlara teslim edilen toprakların hesabını soruyor.
Son olarak İstanbul’da yaşanan sel felaketi, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Sokaklar bir anda nehre dönüştü. Sular önüne çıkan ne varsa sürükleyip götürdü. Araçlar, eşyalar, yollar… İnsanların güvenli sandığı alanlar, kısa sürede büyük bir tehlikenin ortasına dönüştü.
Peki, bütün bunlar bize ne anlatıyor?
Elbette doğanın insan gibi öfkelenmesi ya da bilinçli bir şekilde intikam alması söz konusu değil. Ancak doğanın işleyişini anlamadan ona müdahale etmenin, doğal dengeleri bozmanın ve çevreyi hesapsızca tüketmenin bedelini ağır biçimde ödüyoruz.
Ormanları yok ediyor, dereleri daraltıyor, suyun doğal akış yollarını kapatıyor, toprağı betonla örtüyoruz. Yağmur yağdığında suyun toprağa sızacağı alanlar azalıyor; dereler taşkın yataklarına sığmıyor, şehirlerin altyapısı yoğun yağış karşısında yetersiz kalabiliyor. Sonuçta yağmurun bereketi, ihmallerle birleştiğinde felakete dönüşebiliyor.
Bir de küresel ısınma gerçeği var. İklim değişikliği, birçok bölgede aşırı yağışların şiddetini ve sıklığını artırabiliyor. Buzulların erimesi ise deniz seviyesinin yükselmesine katkıda bulunarak kıyı bölgelerini daha büyük risklerle karşı karşıya bırakıyor. Ancak her selin ya da her depremin doğrudan küresel ısınmadan kaynaklandığını söylemek doğru değil. Depremler, yer kabuğundaki tektonik süreçlerle meydana geliyor; iklim değişikliği ise sel, sıcak hava dalgası ve bazı heyelan riskleri üzerinde etkili olabiliyor.
Asıl mesele, yaşanan afetlerin ardından ne yaptığımızdır.
Her felaketten sonra aynı soruları soruyoruz: Neden önlem alınmadı? Dere yataklarına neden yapı yapıldı? Şehirler neden birkaç saatlik yağışta sular altında kalıyor? Ormanlarımızı, toprağımızı ve su kaynaklarımızı korumak için neden daha kararlı adımlar atılmıyor?
Bu soruların yanıtları, yalnızca doğa olaylarında değil, insanın doğayla kurduğu ilişkide de saklı.
Doğa bize ait değil; biz doğanın bir parçasıyız. Onu sınırsızca kullanabileceğimiz, istediğimiz gibi değiştirebileceğimiz bir kaynak olarak görmek, geleceğimizi de tehlikeye atıyor. Çünkü doğanın dengesi bozulduğunda bunun sonuçları yalnızca bugünü değil, gelecek nesilleri de etkiliyor.
Belki de artık şu gerçeği kabul etmeliyiz: Doğa intikam almıyor; biz, doğanın kurallarını yok saymanın sonuçlarıyla yüzleşiyoruz.
Bir gün doğa, bizden aldıklarını geri alacak demek belki mecazi bir ifade. Ama şu kesin ki doğanın sınırlarını görmezden gelmeye devam edersek, bugün sahip olduğumuzu sandığımız pek çok şeyi kaybedebiliriz.
Asıl soru şu: Doğanın sesini duymak için daha kaç felaket yaşamamız gerekiyor?
Çünkü doğayı korumak, yalnızca ağaçları, denizleri ve hayvanları korumak değildir. İnsan hayatını, şehirlerimizi ve geleceğimizi korumaktır.
Unutmayalım; doğayla savaşarak kazanamayız. Onunla uyum içinde yaşamayı öğrenmek zorundayız. Aksi hâlde her felaketten sonra aynı cümleyi kurmaya devam ederiz:
“Keşke önceden önlem alsaydık.”
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.