Psk.Hülya Çolakoğlu

Psk.Hülya Çolakoğlu

Her Korku Gerçek Bir Tehlikenin Göstergesi Değildir

img-7231.jpeg

img-7232.jpeg

Bazen korktuğumuz için değil, beynimiz tehlike ihtimalini ciddiye aldığı için korkarız.

Korku geldiğinde çoğumuzun yaptığı ilk şey, onun nedenini sorgulamak değil, ona inanmaktır.

Kalbimiz hızlanır, içimiz daralır, midemiz sıkışır. Birinin davranışındaki küçük bir değişikliği fark eder, bir mesajın gecikmesini anlamlandırır ya da gelecekte yaşanabilecek bir olayın ihtimalini zihnimizde defalarca yaşamaya başlarız.

Sonra kendimize şunu söyleriz:

“İçimde kötü bir his varsa, mutlaka bir nedeni vardır.”

Peki gerçekten öyle mi?

Psikoloji ve nörobilim araştırmaları, bunun her zaman böyle olmadığını gösteriyor.

Korku bir kanıt değil, bir alarmdır

Korkunun temel işlevi bizi tehlikeden korumaktır. Beynimiz çevreden gelen bilgileri sürekli değerlendirir ve olası bir tehdide karşı bedeni hazırlamaya çalışır. Özellikle amigdala, tehdit ile ilişkili bilgilerin işlenmesinde ve korku tepkisinin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynar.

Fakat burada önemli bir ayrım vardır:

Alarmın çalması, mutlaka yangın olduğu anlamına gelmez.

Evrimsel açıdan beynin bazen “yanlış alarm” vermesi anlaşılabilir bir durumdur. Potansiyel bir tehdidi birkaç kez gereksiz yere tehlike olarak değerlendirmek, gerçek bir tehdidi bir kez gözden kaçırmaktan daha az maliyetli olabilir.

Dolayısıyla beynimiz her zaman “Tehlike var mı?” sorusunu sormaz.

Bazen yalnızca:

“Tehlike olma ihtimali var mı?”

diye sorar.

Ve bu iki soru arasında büyük bir fark vardır.

Korku geçmişten bugüne taşınabilir

Korkularımız yalnızca içinde bulunduğumuz andan oluşmaz. Geçmiş deneyimlerimiz, bugün yaşadığımız olayları nasıl yorumladığımızı etkileyebilir.

Bir zamanlar terk edilmiş biri, mesafeyi reddedilme olarak algılayabilir.

Daha önce ihanete uğramış biri, belirsizliği güvensizlik olarak yorumlayabilir.

Geçmişte yoğun bir kayıp yaşamış biri, yeni bir bağ kurduğunda kaybetme ihtimaline karşı daha hassas hale gelebilir.

Burada korku gerçektir.

Ama korkunun gerçek olması, korkunun yorumunun da doğru olduğu anlamına gelmez.

Araştırmalar, korkunun öğrenilebildiğini ve güvenli deneyimler aracılığıyla beynin yeni güvenlik ilişkileri kurabildiğini gösteriyor. Yani geçmişte tehlike olarak öğrenilmiş bir durum, zaman içinde yeniden güvenli olarak öğrenilebilir.

Bu özellikle ilişkiler açısından önemli.

Çünkü bazen karşımızdaki insanın bize verdiği sinyallerden çok, geçmişte öğrendiğimiz korkularla mücadele ederiz.

Aşk söz konusu olduğunda korku daha karmaşık hale gelir

Belki de korkunun en ilginç biçimlerinden biri, sevdiğimiz birine yaklaşırken ortaya çıkar.

Çünkü aşk, insanın kontrol edemediği bir alan yaratır.

Birinin bizi ne kadar seveceğini kontrol edemeyiz.

Ne kadar kalacağını garanti edemeyiz.

Hiç incitmeyeceğinden emin olamayız.

Ve bütün bunlar, özellikle kontrolü kaybetmekten korkan zihnimiz için oldukça rahatsız edici olabilir.

“Ya giderse?”

“Ya değişirse?”

“Ya sonunda canım yanarsa?”

“Ya ben daha çok seversem?”

Bazen henüz hiçbir şey olmadan bu soruların cevaplarını yaşamaya başlarız.

Kendimizi korumak adına yaklaşmaktan vazgeçeriz.

Oysa burada önemli bir soru ortaya çıkar:

Gerçekten bir tehlikeden mi kaçıyoruz, yoksa yalnızca incinme ihtimalinden mi?

Çünkü bu ikisi aynı şey değildir.

Teslim olmak, kendini korumaktan vazgeçmek değildir

Aşkta “teslimiyet” çoğu zaman yanlış anlaşılır.

Teslim olmak; sınırlarını bırakmak, kırmızı bayrakları görmezden gelmek ya da kendini bir başkasının davranışlarına teslim etmek değildir.

Gerçek bir tehlikeyi romantikleştirmek hiç değildir.

Teslimiyet belki daha sade bir şeydir:

Her şeyi kontrol edemeyeceğini bilerek yine de yakınlaşabilmek.

Çünkü sevmenin içinde her zaman bir miktar belirsizlik vardır.

Birine güvenmek, onun seni asla incitmeyeceğine dair garanti almak değildir.

Bir ilişkiye başlamak, sonsuza kadar süreceğini bilmek değildir.

Birine kendini açmak, sonunda mutlaka zarar görmeyeceğin anlamına gelmez.

Ama bunların hiçbirinin garantisi olmadığı için hiç yaklaşmamak da bizi tamamen korumaz.

Sadece hayatın bazı ihtimallerinden uzak tutar.

Her kötü his sezgi değildir

“İçime doğdu.”

“Bir şeylerin ters gittiğini hissettim.”

“İçimde kötü bir his vardı.”

Bu cümleler günlük hayatımızda sıkça karşımıza çıkar.

Sezgiler elbette önemlidir. Beyin, bilinçli olarak fark etmediğimiz birçok küçük ayrıntıyı bir araya getirerek bize bir his verebilir.

Ancak korku ile sezgiyi birbirine karıştırmak da mümkündür.

Bu nedenle bazen kendimize şu soruyu sormak gerekir:

“Elimde gerçekten hangi kanıtlar var ve zihnim bunların üzerine ne ekliyor?”

Ortada bir davranış olabilir.

Bir söz olabilir.

Bir tutarsızlık olabilir.

Ama zihnimiz bunların üzerine terk edilme, reddedilme veya kaybetme ihtimalini ekleyebilir.

Ve bir süre sonra ihtimal, gerçeğin yerini alabilir.

Korkuyu susturmak değil, onu anlamak

Korktuğumuzda kendimize kızıyoruz.

“Abartıyorum.”

“Saçmalıyorum.”

“Böyle düşünmemeliyim.”

Oysa korku çoğu zaman bize karşı değildir. Bizi korumaya çalışır.

Belki daha sağlıklı olan, korkuya savaş açmak yerine onunla konuşabilmektir:

“Seni duyuyorum. Ama söylediğin şeyin gerçek olup olmadığını da kontrol edeceğim.”

Çünkü korku bir duygu olabilir.

Güçlü bir duygu.

Bedensel olarak son derece gerçek bir duygu.

Ama bir his, tek başına bir kanıt değildir.

Bazen gerçekten tehlikedeyizdir ve korkumuz bizi korur.

Bazen ise geçmişte öğrendiğimiz bir korku, bugün güvenli olan bir ortamda yeniden çalışır.

Bazen ortada yalnızca belirsizlik vardır ve beynimiz belirsizliği tehlikeyle doldurur.

Belki mesele korkusuz olmak değil

Belki de olgunlaşmak, hiç korkmamak değildir.

Korktuğumuz halde düşünmeye devam edebilmektir.

Şüphe ettiğimiz halde konuşabilmektir.

İncinebileceğimizi bilerek yine de sevebilmektir.

Çünkü aşkın garantisi yoktur.

Hayatın da yoktur.

Birine güvenmenin de.

Fakat belki de insanın bütün hayatını, yalnızca incinme ihtimalini ortadan kaldırmak üzerine kurması da mümkün değildir.

Bazen kendimizi korumakla kendimizi hayattan mahrum bırakmak arasındaki çizgi oldukça incelir.

İşte o noktada belki kendimize yalnızca şunu sormamız gerekir:

“Şu anda gerçekten tehlikede miyim, yoksa sadece korkuyor muyum?”

Çünkü her korku gerçek bir tehlikenin göstergesi değildir.

Bazen korku, yalnızca bizim için önemli olan bir şeyin eşiğinde durduğumuzu gösterir.

Psk. Hülya Çolakoğlu

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.